Salı

ÇARESİZLİK ÇARE OLDU

Elin kolun bağlandığı, gücün mevcut duruma alışmak dışında hiç bir anlamının kalmadığı durum…
Hiç bir şey yapamama, umudun son nokta ve çaresizliğin de çare olduğu…
Aklın firar ettiği, umudun yitirildiği, hayatın omuz başlarına çöktüğü ve sol tarafına koskocaman bir boşluğun gelip yerleştiği zamandır çaresizlik.

Tüm çarelerin, çaresizlik girdabında eriyip bittiği ve tek çare ise çaresizliğin olduğu andır...
Zaman geçmez. Umut; bazen çok acelecidir, bazen çok yavaş…
Bin umutla bekler durursunuz ‘güzel haber’ gelir diye; gelmez/gelemez. Umudunuza inat tüm kâinat lal kesilir.

Ve artık paylaşılamayacak yaşanmışlıklar derdinize ortak çıkar, çaresizlik çare olmuştur çaresizliğinize…
Her şeye rağmen hayat devam ediyor; acılarla, anılarla ve ahlarla…
Oysa İbrahim ateşe atıldı, Yusuf kuyuya ve Yunus suya…
Çareyi, her şeye rağmen devam eden, kimseyi dinlemeden akıp giden hayatında arayarak...
Mustafa babasız, Meltem kocasız ve ‘nişanlı’lar nişansız kalmak…

Yutkuna biliyorsan yutkun. Yutkun ki yüreğini parçalayan hava mideni de delsin geçtin…
Ne Mustafa bir daha hiç göremeyecektir babasını, ne Meltem eşini ne de nişanlılar nişanlısını…
Umut hayatın atardamarı ise çaresizlikte umudun kaybolduğu andır aslında...
Öyle anlar gelir ki alınan her nefes acılar doldurur içinizi…
Sığınacak bir Hira ararsınız ama…
Hira hem yokuşta hem de uzakta… 
Dizlerdeki derman ise en son damlasında…
Uzaklaşmak istersiniz ama gidemezsiniz, köşe kapmaca oyununda ortada kalan çocuk gibi hissedersiniz kendinizi...
Çaresizlik çare olduğunda kelimelerin bittiği andır…
Ve işte ‘o an’ ‘keder’i ‘kader’e çeviren yürek yangınıdır.
Yangın felaket senaryoları inadına çoğaldıkça çoğalıyor, kurdun puslu havaya hayranlığı gibi büyüdükçe büyüyor…
Her taraf karanlık…
Her taraf umutsuzluk…
Her taraf çaresizlik…
Ve taraf çıkmaz sokak…
Ne bir yol var, ne bir ışık, ne bir tabela ne de bir kılavuz…
Kılavuzsuz ve ışıksız yolda yol alınır mı? Elbette alınmaz ve hayat durma noktasına geliyor yaşadıklarımızın nihayetinde.
Somut olarak uğradığımız kayıplar tüm kazanımlarımızı da görünmez kılıyor adeta çaresizce…
Nitelik olarak da nicelik olarak da vahim bir tablodur gidilen bir yolda. Bizi yıkan, depresif kılan ve hayatımızdan çalan her ne ise ket vurmaktadır duygularımıza, ilişkilerimize ve çözümsüz kaldığımız her türlü olaya.

Bir de bakmışız ki; girift bir süreç süre gelen ve arap saçına dönmüş yaşadığımız her ne ise.
Ya çözüm nerede? Aslında o kilitli kapıyı açacak anahtar bizde; maneviyatımızın gücü, inancımız ile açabilmek mümkün tüm kilitli kapıları... Ve asla isyan etmeden, hayra yormalı başa gelenleri ya da elden yitip gidenleri. İşin aslını, astarını detayıyla ne kadar düşünüp, irdelense de bilinmelidir ki, insan zihninin algılayamayacağı nice gizem saklıdır.
Ne kadar sorgulanırsa sorgulansın, çözülmeyen ve asla çözmesi mümkün olamayan/olamayan şey yaşanacaklar da neler saklı olduğu.

Hani yol ayrımlarında, nasıl bilemiyorsak hangi seçimin bizi nereye götüreceğini; ne kadar irdelersek irdeleyelim gücümüz ve zihnimiz o kadar yetersiz kalacaktır ki. Seçeneklerin altındaki sonuçları bilmek aşar bizi.
Sınırlarımızın zorlandığı, sıkıntılar yaşadığımız süreç boyunca, tek çare; kabullenip uygun alternatiflerle yön vermek olacaktır hayatımıza.
Evet, sihirli kelime "kabullenmek''. Zira sorun ne denli somut olarak ele alınırsa, yaklaşım ve sonuç odaklı alternatifler daha mantıklı ve de reel olacaktır.
Bilimsel, pragmatif çözümler üretirken; maneviyatı da elden bırakmadığımız sürece göreceğiz ki; süreç lehimize işlemekte. Biz her ne kadar kendimizi yalnız, çaresiz ve çözümsüz hissetsek de; hangimiz düze çıkmadık ki sayısız kere O İlahi Güç sayesinde. Hangimiz dertlerimizden bir nebze de olsa kurtulmadık...
İbrahim’lere, Yusuf’lara ve Yunus’lara selam olsun…

Çaresizliğime çaresizlere çare oldu, 
"Kulumun kaldıramayacağı yükü yükletmem!"

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder