Elin kolun bağlandığı, gücün mevcut duruma alışmak
dışında hiç bir anlamının kalmadığı durum…
Hiç bir şey yapamama, umudun son nokta ve çaresizliğin de
çare olduğu…
Aklın firar ettiği, umudun yitirildiği, hayatın
omuz başlarına çöktüğü ve sol tarafına koskocaman bir boşluğun gelip yerleştiği zamandır
çaresizlik.
Tüm çarelerin, çaresizlik girdabında eriyip bittiği ve
tek çare ise çaresizliğin olduğu andır...
Zaman geçmez. Umut; bazen çok acelecidir, bazen çok
yavaş…
Bin umutla bekler durursunuz ‘güzel haber’ gelir diye;
gelmez/gelemez. Umudunuza inat tüm kâinat lal kesilir.
Ve artık paylaşılamayacak yaşanmışlıklar derdinize ortak
çıkar, çaresizlik çare olmuştur çaresizliğinize…
Her şeye rağmen hayat devam ediyor; acılarla, anılarla ve
ahlarla…
Oysa İbrahim ateşe atıldı, Yusuf kuyuya ve Yunus suya…
Çareyi, her şeye rağmen devam eden, kimseyi dinlemeden
akıp giden hayatında arayarak...
Mustafa babasız, Meltem kocasız ve ‘nişanlı’lar nişansız
kalmak…
Yutkuna biliyorsan yutkun. Yutkun ki yüreğini parçalayan
hava mideni de delsin geçtin…
Ne Mustafa bir daha hiç göremeyecektir babasını, ne
Meltem eşini ne de nişanlılar nişanlısını…
Umut hayatın atardamarı ise çaresizlikte umudun
kaybolduğu andır aslında...
Öyle anlar gelir ki alınan her nefes acılar doldurur
içinizi…
Sığınacak bir Hira ararsınız ama…
Hira hem yokuşta hem de
uzakta…
Dizlerdeki derman ise en son damlasında…
Uzaklaşmak istersiniz ama gidemezsiniz, köşe kapmaca
oyununda ortada kalan çocuk gibi hissedersiniz kendinizi...
Çaresizlik çare olduğunda kelimelerin bittiği andır…
Ve işte ‘o an’ ‘keder’i ‘kader’e çeviren yürek
yangınıdır.
Yangın felaket senaryoları inadına çoğaldıkça çoğalıyor,
kurdun puslu havaya hayranlığı gibi büyüdükçe büyüyor…
Her taraf karanlık…
Her taraf umutsuzluk…
Her taraf çaresizlik…
Ve taraf çıkmaz sokak…
Ne bir yol var, ne bir ışık, ne bir tabela ne de bir
kılavuz…
Kılavuzsuz ve ışıksız yolda yol alınır mı? Elbette
alınmaz ve hayat durma noktasına geliyor yaşadıklarımızın nihayetinde.
Somut olarak uğradığımız kayıplar tüm kazanımlarımızı da
görünmez kılıyor adeta çaresizce…
Nitelik olarak da nicelik olarak da vahim bir tablodur
gidilen bir yolda. Bizi yıkan, depresif kılan ve hayatımızdan çalan her ne ise
ket vurmaktadır duygularımıza, ilişkilerimize ve çözümsüz kaldığımız her türlü
olaya.
Bir de bakmışız ki; girift bir süreç süre gelen ve arap saçına
dönmüş yaşadığımız her ne ise.
Ya çözüm nerede? Aslında o kilitli kapıyı açacak anahtar
bizde; maneviyatımızın gücü, inancımız ile açabilmek mümkün tüm kilitli
kapıları... Ve asla isyan etmeden, hayra yormalı başa gelenleri ya da elden
yitip gidenleri. İşin aslını, astarını detayıyla ne kadar düşünüp, irdelense de
bilinmelidir ki, insan zihninin algılayamayacağı nice gizem saklıdır.
Ne kadar sorgulanırsa sorgulansın, çözülmeyen ve asla
çözmesi mümkün olamayan/olamayan şey yaşanacaklar da neler saklı olduğu.
Hani yol ayrımlarında, nasıl bilemiyorsak hangi seçimin
bizi nereye götüreceğini; ne kadar irdelersek irdeleyelim gücümüz ve zihnimiz o
kadar yetersiz kalacaktır ki. Seçeneklerin altındaki sonuçları bilmek aşar
bizi.
Sınırlarımızın zorlandığı, sıkıntılar yaşadığımız süreç
boyunca, tek çare; kabullenip uygun alternatiflerle yön vermek olacaktır
hayatımıza.
Evet, sihirli kelime "kabullenmek''. Zira sorun ne denli
somut olarak ele alınırsa, yaklaşım ve sonuç odaklı alternatifler daha mantıklı
ve de reel olacaktır.
Bilimsel, pragmatif çözümler üretirken; maneviyatı da
elden bırakmadığımız sürece göreceğiz ki; süreç lehimize işlemekte. Biz her ne
kadar kendimizi yalnız, çaresiz ve çözümsüz hissetsek de; hangimiz düze
çıkmadık ki sayısız kere O İlahi Güç sayesinde. Hangimiz dertlerimizden bir
nebze de olsa kurtulmadık...
İbrahim’lere, Yusuf’lara ve Yunus’lara selam olsun…
Çaresizliğime çaresizlere çare oldu,
"Kulumun kaldıramayacağı
yükü yükletmem!"

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder