Salı

KARS’TA ÇOCUKLUĞUNU ARIYOR

Uçak yavaş yavaş piste inmek üzere..
Yaşadığı duygunun tarifi tek kelime ile “Garip!”
Hani bazı anlar… 
Bazı mekânlar… 
Bazı insanlar…
Saymadığı ve sayamayacağı tüm bazılar toplanınca hayatı oluşturuyor ya..
İşte şimdi O, o toplamın tamamını yaşıyor.
Uçak zemine doğru hız alırken o da fezaya doğru son sürat ilerliyor.
Doğup ve çocukluğunu geçtiği yerler ayağının altında.. ne tuhaf ne karışık bir duygu!
Hayret, o devasa o ulaşılmaz dağlar ne kadar da küçükmüş!
O mu büyüdü yoksa dağlar mı küçüldü?

***
Ve nihayetsiz bir hasretle yürüdü, Kars’ın özlem kokan geniş caddelerinde.
Gururla tarihi binalara dokuyor.. mazinin bamteli ruhuna değdi inceden inceye.
Farkına varmadan, gülümsedi.
Kars’ın sokakları onu.. O, ağaçları selamlıyor.
Hepsinin yüzünde derin hasret çizgisi.. dün ile bugün arasında kapanmaz boşluk..
Caddelerde insanlar koşar adımlarla yürüyor sanki zamanla yarışıyor edasındalar.
Yıllardır hazırladığı ‘arama’ moduna girdi…
YİBO’nun yolunda bıraktığı çocuksu hayallerini,
Ona hayatı öğreten Saim Parlakoğlu ve Abdullah Özdemir öğretmenlerini arıyor.
Köy minibüslerinde ‘Baba dostları’nı..
Ceviz ağaçlarının dibinde bıraktığı gözyaşlarını..
Damın üstünde sakladığı güneşini,
Yakılmış köy evinde alelacele terk etmek zorunda bıraktığı hülyalarını,
Oyunlarını, oyuncaklarını, anılarını, sevdiklerini arıyor.

***
Hala arayışta.. hala arıyor ve hala yollarda.
Ne çevreyi taramaktan gözleri yoruldu ne de yürümekten ayakları. Yürüdükçe daha enerjik oluyor sanki.
Bir yanı mutluluk.. diğer yanı huzursuzluk..
Evin bahçe kapısından girerken, kayısı bahçelerinde bıraktığı aile büyüklerini,
Her seferin ‘Hoş geldiniz’ diyen tatlı dili Güzel(Xassı) halanı arıyor gözleri..
Ama nafile!
Ne O’na ne de çocukluk hayallerine..
Aradığı hiç bir şeye.. hiç bir kimseye ulaşmıyor / ulaşamıyor.
Hazin üstüne hazin!
***
Kendini tekrar şehrin tenha sokaklarına bırakıyor.
Sabrın son noktasında. Düşüp yıkılmaya ramak kaldı.
Şaşırıyor.. ürperiyor.. korkuyor.. hatta kızıyor!
Kendisiyle savaş halinde…
Şimdi sorgu sandalyesinde oturttu kendini.
Taş döşemeli yolları kim asfaltladı böyle rezilce?
Kim kaldırdı bu soğuk suratlı beton binaları?
Sokak aralarında oynayan çocukları kim evlere hapsetti, zalimce?
Aras nehrini kim küstürdü?
Kağızman’ın uzun elmasına, yeşil doğasına, kaysısına, duduna, cevizine.. kim ihanet etti? Kim?
Biri ivedilikle cevap versin; ‘Hayallerimi süsleyen şehri kim çaldı?’
Sahi, bu asık suratlı insanlar nereden geldi?
Bu tuhaf giyinimli gençler de kim?
Hani eski albümlerimde hala sakladığım şehir? Ve o şehrin güzel insanları.. ihlas kokan caddeleri…
Neredeyim?
Kimim? Biri insanlık namına yardım etsin.. çocukluğuma götürsün beni!
Korna sesiyle kendine geldi, hayallerinde sıyrıldı. 
Sorgu sandalyesinden kalktı.


***
Daralıyor.. sıkılıyor.
Caddeler ondan nefret edercesine bakıyor.
Hacıkağızman camisine iltica ediyor, ‘son çare’ diye.
Bir anne şefkatine denk kucaklıyor tarihi cami onu.
O, öz vatanında mülteci!
Ağlamaklı bir hali var koca camiinin… 
Belli ki çok dertli..
İkisi de dertli.. ikisi de mülteci..
İlk soru camiden geldi:
-“Ne arıyorsun buralarda?”
-“Çocukluğumu!”
Gülümsedi önce…
Sonra yüz ifadesi değişti.
-”Sen de mi?” dedi ve başladı anlatmaya cami..
Zaman geçtikçe imtihan zorlaşıyor. Bu zor imtihan günlerinde öyle derin yaralar aldım ki… Öyle canım yandı ki… Dişimi çok sıktım ama gözyaşlarımı sıkamadım, bıraktım!
Camiyi o haliyle bırakıp dışarı çıkıyor.
Olanları biliyor. Olacakları da tahmin ediyor.
Hatta sebep olanları da…

***
Söyler misiniz, dedi kendi kendine:
“Sizin çocukluk hayaliniz hala etrafınızda pervane mi?”


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder