Salı

HEP ONU DÜŞÜNÜYORUM!

‘‘Onun boşluğu yanında bir de…’’ dedi ve sustu babam.
İçimden yarım kalmış cümlesini tamamlamaya çalıştım ama nafile.
Cesaret edemedim, vazgeçtim.
Bu ‘tamamlama işi’ ona haksızlık olur diye düşündüm, sustum.
Kim, kimin yarım kalmış cümlesini tamamlayabilir? Yarım kalan cümleleri, ancak ve ancak yarım kalan cümlelerin sahibi tamamlamalı.
Yalnızca yarım kalan cümleleri mi? Ya yarım kalmış hayatları, aşkları, umutları ve hasretleri kim tamamlayacak?
Ya yarım kalan ‘yarımlar’ı kim tamamlayacak, kim?
Kollarını kavuşturdu babam, sıkı sıkıya.
Bakışları sertleşti, göz kapakları hızlı açılıp kapanmaya başladı.
Her nefes alış verişinde göğüs kafesi bir indi bir çıktı.
Gözlerden aşağıya doğru bir sel kalktı yüz hattı çizgilerinden…
Sustu bir süre.
Sustum uzun süre.
Hava alabildiğine ağırlaştı.
Başını yerden kaldırarak, ‘‘Ne diyordum ben?’’ der gibi baktı. ‘‘Onun boşluğu yanında bir de…’’ hatırlatıyorum, iç çeke çeke…
‘Bir de, onun yokluğu, varlığımı yok ediyor; kendi varlığıma tahammülüm kalmadı!’’ demez mi?
Ben şaşırdım, bilinmezlik girdabında kaldım..
O, gözyaşlarının kaybolduğu sakallarını okşadı.
O kelimeler boğazında düğümledi sanki… Cümleyi tamamlayan kelimeler tek tek değil, kelimeler harf harf çıktı boğazından.
Onları buluşturdum, birleştirdim ve cümleyi vücuda getirdim.
Bir kez de ben okudum buz kesilen havaya karışan yürek o cümleyi; ‘‘Bir de, onun yokluğu, varlığımı yok ediyor; kendi varlığıma tahammülüm kalmadı!’’
Şimşekler çattı beynim cümlenin son kısmı…
Hatırlıyorum, üç yıl önce idi. Bir bebek misali bakımını yaptığı bahçesinde oturuyordu babam. Konu aşka gelince anneme dönüp gülümseyerek, ‘‘Aşk’’ demişti, ‘‘kendi benliğinden vazgeçmek, bir başkasından yok olmaktır.’’
Anlamamıştım o gün o içten ve samimi sözleri.
Belli ki anlam verememiştim.
Yoksa kıskandım mı onların aşklarını, doğrusu bilmiyorum.
Dile kolay 55 yıllık bir beraberlik…
Nasıl bir samimiyetti o öyle? Nasıl bir birliktelikti, nasıl bir sevgi idi?
Her doğum, ölümün habercisidir adeta.
Her kavuşma da ayrılığın…
Ve beklenmedik ani ölüm, ani ayrılık…
Bu ayrılık, gönlümdeki yenilmez kahramanı devirdi.
Dünyanın tüm dertlerine inat sırtımı dayandığım kaleyi viraneye çevirdi.
İki ruh bir olmuş iki ayrı bedende yaşıyorlardı. Her ikisi bir olan birin bir diğer yarısı olmuşlardı adeta.
Oysa ‘‘birin bir diğer yarısı’’ haber vermeden, ebedi âleme göç etmişti/ettirilmişti.
Sakallarını ıslatan gözyaşlarını silerken, ‘‘Ben’’ dedi iç çekerek, ‘‘Ya ondan önce gitmeliydim ya da onunla.’’
Kalktı yerinden yaydan çıkmış ok gibi… Doğruca karşında duran ağaca dokundu… Ürkütmeden ağıcı, incitmeden…
Meğerse o ağacı beraber dikmişler…
Yanına yaklaştım, son soruyu sormak için.
Tüm cesaretimi toplayarak;

‘‘Baba’’ dedim, ‘‘Annemle son konuşman olmuş olsaydı, ona ne söylerdin?’’ Cümlemi bitirmeme fırsat bile vermeden hemen atıldı. ‘‘Diyecektim ki, beni bırakıp nereye gidiyorsun?’’
Gidip geliyordu yüreği babamın…
Gidip geliyordu sevenin sevgisine yanan yürek…
Bazen akıyor, bazen duruyordu…
Bazen karartıyor çevreyi, bazen aydınlatıyordu…
Bazen düşünüyor, bazen dalıyordu…
Bazen seviniyor, bazen hüzünleniyordu.
Ama her seferinde gözlerinde yaş eksilmiyor o nurlu çehresinde babamın…
Sevginin ihtişamlı kudretine şahit oldum, sevinerek hatta kıskanarak.
Son söz senin için olsun anne; bugün doğum günün, kutlu olsun!
Sadece babam değil hepimiz seni çok özlüyoruz anne!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder